İntihar
Yeşilay Haftası münasebetiyle sizlere yurtdışına giden eğitim gönüllülerinin hatıralarından bazı ibretli olayları aktarmak istiyorum.
Ali Akkız Bey diyor ki: Başkurdistan'da gençler çok neşeli görünürlerdi. Ben hiç ağlayan genç görmedim desem mübalağa etmiş olmam. Orta yaş ve üzerindeki insanlar sürekli bir endişe, bir bunalım içindeydi sanki. Belli ki çok sıkıntıları vardı. Ama bunu hiç hissettirmemeye çalışırlardı. Ben bunu hissederdim. Çok izzetli insanlardı. Veli ziyaretleri bizim insanlarla içli dışlı olmamıza vesile olurdu. Bu ziyaretlerde edinirdik intibalarımızı. Velilerimiz ziyaretlerimizde dertlerini yan odaya bırakır masaya öyle otururlardı sanki. Masayı en güzel şekilde donatırlar, ellerindekini masaya tamamen yayarlardı. Mutlaka çorbası, yemeği, sütlü çayı, tampoku, meyvesi olurdu her masada. Sürekli, "ye, ye", derlerdi. Mesela bizim komşumuz Sacide Apa (abla) o kadar çok aşa derdi ki, ismi bizim evde 'Aşa Apa'ya çıkmıştı adı. Yedirmeyi, izzet-i ikramı öyle severlerdi.
Bir velimiz vardı. Çok iyi niyetli birisiydi. Ressamdı kendisi. Bir zaman Afganistan'da savaşmış. Psikolojisi pek yerinde değildi. Çok içerdi. Onu Ömer Abi okul-aile birliğine almıştı. Hanımı çok görgülü bir hanımefendiydi. Kocasının içmesinden çok rahatsız olurdu ama kocası bir türlü içkisiz yapamıyordu. Maddi açıdan güç durumdaydılar. Ömer Abi ona resim yaptırıp okulun duvarlarına astırırdı. Böylece biraz para kazanmış olurdu. Ama adam parayı alıp yine içkiye verirdi. Adeta hiç ayık gezmezdi. "-Bizi Ruslar alıştırdı bu merete", derdi. "-İyi ya, şimdi sen vazgeç, onlar alıştırdıysa sen de bırak", derdi Ömer abi. "-Tamam, bırakacağım, bir daha ağzıma sürmeyeceğim", derdi ama yanından çıkar çıkmaz, artık neyse derdi, alır içerdi yine. Birkaç defa intihar teşebbüsünde bulunmuş. Bir defasında öğrencimizin kendisi, bir defasında annesi, bir defa da teyzesi kurtarmış adamı. Annesi, "-Bir daha teşebbüs edersen kurtarmayacağım bilmiş ol", diye haykırmış. Sonra bakmış olacağı yok, iki kızını alıp Ufa'ya taşınmıştı kadıncağız. Oğlu bizde okuduğu için yanında götürmemiş, babasıyla kalmasına müsaade etmişti. Bir gün öğrencimiz evine döndüğünde babasını tavandan sarkıtıp boynuna geçirdiği iple salonun ortasında sallanır bulmuş. İş işten geçtiği için yapacak bir şey kalmamış. Epey bir siniri bozuk ortada dolaştı durdu o öğrencimiz.
Bilal Atabey ağabeyimiz anlatıyor: Yine 1993 senesinde çevre hizmetinde iken bizim mescide okumaya gelen bir teyzenin evine yemeğe davet edilmiştik. Malum olduğu üzere buralarda misafire en büyük ikram olarak içki sunuluyor. Misafirliğine gittiğimiz apayın kocası ısrarla bize içki ikram ediyor. "Biz içki kullanmıyoruz", desek de o ısrarından vazgeçmiyor. "-Eğer içki teklif etmede ısrar ederseniz biz kalkıyoruz", dedik. Teyze kocasına ne kadar, onlar içki kullanmazlar, dese de nafile. Çünkü o bu zamana kadar hiç içki içmeyen insan görmemiş ve buna inanmıyor. Defeatle yüz gram, olmazsa elli gram, diyerekten içki sunmaktan vazgeçmiyor. En sonunda başaramayınca da başlıyor ağlamaya... Daha sonra onları beş-altı yıl sonra ziyaret etme imkanım oldu, Rabb'imin inayetine bakın ki o abi içkiyi bıraktığı gibi namaza da başlamış, Rabb'im onlara hacca da gitmeyi de nasip eylemiş. Hatta ezberlediği sureleri, benden doğru okuyup okumadığını kontrol etmemi bile istedi.
Son Tarifler
Son Yazılar
- Sevgiye dair
- İtaat ve muvaffakiyet
- Kur'an kursu öğrencisiyle Amentü sohbeti üzerine..
- Işıkla yıkanabilmek
- Hulusi Yahyagil
- Sen’in aynaların değil miyiz?
- Neden ağlıyorsun?
- Katından bir güç, bir tutamak bahşet!
- Gel ey şifa!
- “Ya Rabbi! Yalnızım, hastayım, garibim”
- Hayrettir göğe açılan pencere
- Efendimiz, fıtrî hayatın talimcisidir
- Bu ders bize yeter
- Ana Bizim Nemiz Eksik
- 8. Türkçe Olimpiyatları Şiir İkincisi / Bülbül
- Gençliğin Sırrı
- Bir gözyaşı
- Ruhun ve imanın zaferi